kimdir..

hayatın gerçek değerini anlayabilen tek kişidir o.. insanlar hayatlarına o kadar önem veriyorlar, o kadar üstüne gidiyorlar ki, onların gereğinden bu kadar fazla paha biçtiklerini gördükçe, ondaki değeri daha da düşüyor dünyanın. ölüm korkusunu da hiç anlayamadı zaten. muhakkak başlarına gelecek bir olay için neden bu kadar acı çektirirdi ki insanlar kendilerine? ya da elinde somut bir şimdi varken geleceği meçhul bir gelecek için elindekini boşa harcama ya da harcatma çabası sonradan mı musallat olurdu insana yoksa doğuştan mıydı? onun gibi, ne gerek var bulunamayacağı halde mutlak cevaplar aramaya nasılsa nihilizmden ötesi özneldir demek en doğrusu değil miydi? ama kendi doğrularını kabul ettirmeye çalışmaya kimsenin hakkı olmadığını biliyordu. mantığı mutlak doğruları da reddetmiyor muydu zaten?
en büyük korkusu kısacık hayatta alelade bir insan olmaktı –her ne kadar akli görüşüyle çelişse de engel olamadığı şeylerden biriydi- yakalayacağı karga beyaz değilse ava çıkmanın ne anlamı kalırdı ki onun için? –ki beğenilmek falan değildi amacı sadece farkı hissedebilmekti. onunla en çok gurur duyduğum nokta ise insanın başına gelebilecek en güzel şeyin, zaten başına gelen şey olduğunu anlayabilmiş olmasıydı. Böylece en berbat duyguyu, pişmanlığı, hiç yaşatmadı kendine…

2006'

zahiri

Saat kulesinin çanlarına bakılırsa o'nun gelmesine çeyrek vardı. Saat tam 10da hayatımın rutin sesleri bir akşam daha kulaklarımda çınlayacaktı. Apartmanın yaşlı demir kapısının gıcırtısı... yavaş yavaş yükselen adımlar... Karanlıktan korkup çantanın bir köşesine sinmiş anahtarın peşindeki giderek sabırsızlaşan nefesler...
Biraz sonra odaya girecek, onun girmesiyle duvarlar ve eşyalar saklandıkları yerden çıkıp senelerdir hiç değişmemiş gibi görünen yerlerine kurulacaklar. Çantasını ve miadını doldurmuş montunu köşedeki şiltenin üzerine atacak ve bir süre ortadan kaybolacak. Sonra elinde sıcak su dolu turuncu leğeniyle geri dönecek, pencerenin önünde duran sallanan sandalyeye oturup, şişmiş ayaklarını suya daldıracak…
Çok geç kaldı, başına bir şey gelmiş olmasın?! Bu deyim sadece insanın önyargılı ve karamsar bir varlık olduğunu mu ortaya koyuyor, yoksa dünyada insanın başına gelebilecek iyi bir şey kalmadığını mı?
Sallanan sandalye diyordum. Her akşam bir süre oturur, ayakları ılık suda. Sonra kalkıp gömleğinin düğmelerini çözer yavaş yavaş. Sahip olduğu tek eteğiyle beraber sandalyenin üzerine koyar. Hiç sesimi çıkarmadan beklerim. Bütün güzelliğiyle karşıma geçer, yağmur bulutu grisi gözleriyle gözlerimin İçine bakar. Önce ifadesizce durur, yüzünü değişik açılardan yansıtır. Biraz tebessüm eder, dişlerini gösterir. Ardından sessizce bir şeyler anlatmaya başlar..
Saat de iyice geç oldu, nerede bu kız? Beş dakikacık gecikmeden dolayı ortalığı velveleye veren annelere benzettim kendimi. Ellerim belimde, kaşlarımı çatmış bekliyorum..
Derken o birden kaşlarını çatar, yorgunluktan etrafı morarmış da olsa her zaman ışıl ışıl bakan gözlerini kısar. Üzerinde sadece fanila olduğundan olsa gerek ansızın hava soğur. Yağmur bulutları yoğunlaşır. Gözlerinden yavaşça çiseleyen damlalar, sabahtan beri yaşadıklarını anlatır bana. Elimde olsa da hiç bir yere göndermesem onu, bütün gün dikilse karşımda…
Nihayet demir kapı kapandı. Onun adımlarını hemen tanıdım, ama yanında biri daha var. Ayak seslerine bakılırsa biraz iri, kendine güveni olmayan, agresif bir erkek. Bekliyorum ama odaya giren yok, salona geçmiş olmalılar. dinlemekten vazgeçiyorum.
Zaman geçmek bilmiyor, sıkıldım karanlıktan. Yanıma gelse de artık, çözse düğmelerini yavaş yavaş, gözlerimde kendini görse, gözlerinde onu görsem...
Sonunda tek başına girdi odaya. Çantasını ve miadını doldurmuş montunu bir kenara fırlattı. Duvarlar ve eşyalar çıkamadılar bu sefer tünedikleri yerden. Sadece o ve aydan aldığı ışığın bana yansıması vardı odada. Dümdüz, simsiyah saçları dağılmış, kolları iki yana düşmüş, gömleğinin düğmeleri açılmış bir şekilde karşımda dikildi. Işıl ışıl bakmadı bu kez gözleri. Yağmur damlaları, artık yeni bir mont alabileceğini söyledi bana. Ben ne hissedeceğimi bilemezken, birden nefret etti benden. Gömleğini çıkarıp üzerime örttü. Bir daha da bakmadı yüzüme.
Bir ayna nasıl kırılırmış işte o zaman anladım...
2007'
Yıl: 1990
Bir varmış, bir yokmuş;
Günlerden bir gün insanoğlu ‘her şeyi bileni öldürmüş’, ‘her şeyin teorisi’ni çürütmüş.
Alçaklara kar yağmış, karlar yüksek çözünürlüklü yağmış
Başlıklar bile çilek kokmuş
Her şey şimdi ve burada cereyan etmiş
Erzurum Erzurum olalı böyle işkence görmemiş
Allah’ım, çamaşırlarımı ACE’yle yıkasam bu hikayenin kahramanı ben olurmuyum?

Yıl: milenyum
Her insan içinde onulmaz bir gerçekleştirilme arzusu taşır.
Gözün gölgesi cisimlenir.
Aralarındaki yassı tabakalar saydamlaşır.
Havadaki moleküllerin hepsi birden bir anda tepkimeye girerler.
1C + 2O --> 1CO2
Hayat aslında basit yani…
İnsanlık – onlar – siz = ben
Allah’ım, bi de şu arkama şaplak atan şarlatan arafta bir karşıma çıkmaz ki…

Yıl: 20. Yüzyılın sonları
Soru: Kendini haklı çıkarmak nedir?
Cevap: -Yerlileri eğitmek
-Onlara ebeveynlerinin konuştuğu dili öğretmek
-Onlara gelişim yollarında yaltaklık etmek
-Ucundan acıcık yalatmak bi de
Allah’ım, ne olur bir gün bana gelip de adalet senin sandığın gibi bir şey değil deme!

Yıl: Milat olsa zamanı
Biliyor musun bazen ne derim…
“Nasıl olur?” derim
Ben bu kadar çok tükenmez kalemi hak edecek ne yalan söyledim?
Bir teşekkür bile ne kadar teferruatlı oluyor bu yüzden…
Allah’ım, sakın sanma ki ciddi ciddi oturmuşum kendimden bahsediyorum.

Yıl: Tarihin herhangi bir yılında yaşanabilir.
-Durup dururken bir yunan trajedisi başlattık.
Oysa üstümüze sinenler olsa olsa biraz koyun, biraz keçi, bir parça da siyah boya olurdu herhalde.
Kendime not: Mizah keçinin düşmanıdır!
Allah’ım, neyi kovalıyorum ben?
2009'